Mikail KARADAŞ

Mikail KARADAŞ

[email protected]

Türkiye'm yalnız insanların ülkesi

20 Ağustos 2021 - 13:52

“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa eminim, budur ancak”

Diyor rahmetli Akif dizelerinde…

Yusuf’un hikâyesini hepimiz biliriz, kardeşleri kuyuya atmıştı. Kuyudan çıkaran köle tüccarı, sultana satmıştı. Yusuf’u sadece inancı ve ümidi yaşatmıştı, Mısır’a Sultan yapmıştı. Nasihattir bize, bütün ümitler tükendiğinde…

Öğrenilmiş çaresizlik sendromu diye bir şey var biliyorsunuzdur. İnsanın bütün gayretine rağmen olumlu bir netice alamaması halinde, sonucu değiştiremeyeceğine karşı oluşan inanç ile gelen bir ruh hâli durumudur.

Türkiye’m yalnız insanların ülkesi…

İnanan, hüsrana uğrayan, aldatılan ama inanmaktan vazgeçmeyenlerin ülkesi. İnsan eliyle yapılacak her şey bittiğinde, dua ile ayakta kalan, Yaradan’a sığınanların ülkesi.

Cannes’da ödül alan Nuri Bilge Ceylan yaptığı kısa konuşmada "Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum" demişti. Ne kadar doğru bir tespit değil mi?

Anadolu insanının yalnızlığı, sistematik bir baskıyla öğrenilmiş çaresizliğe dönüşmüştür.

Geleneksel bir toplumuz kabul. Düşenin elinden tutmayı, kapımıza geleni içeri buyur etmeyi, komşunun yardımına koşmayı, haksızlığa uğrayana siper olmayı, kimsenin malına canına namusuna yan gözle bakmamayı, mazlumun mağdurun yanında olmayı, bayrak sallayana sevgiyi, kuran okuyana saygıyı kimse öğretmez kimseye bu topraklarda. Anadolu insanı bu fıtrat üzere dünyaya gelir binlerce yıldır.
Çok çabuk inanır Anadolu insanı, kendi gibi bilir karşısındakini. Bir türküye ağlar, bir şiire bağlanır. Birisi kardeşlerim diye başlarsa söze, kardeş olduğunu düşünür. Başka birinin alnı secdeye gittiğinde, hiçbir kötülüğü yakıştıramaz ona. Başka birisi ay-yıldızlı bayrak altında parmak sallarken dünyaya, canını vermek ister ardına bile bakmadan.

Tek derdi vardır Anadolu insanının, yaşamak ve yaşatmak…

Yaşamak; birlikte din, dil, ırk, mezhep gözetmeksizin binlerce yıldır komşuluk ettiği insanlarla huzur içinde yaşamak.

Yaşatmak; asırlardır süregelen, bizi biz eden amansız sevdayı ‘kurdu, kuşu, toprağı, insanı, bayrağı, ezanı sevmeyi’ nesilden nesile aktararak yaşatmak.

Bu coğrafyada yapılabilecek en büyük kötülük, insanların ümidini yitirmesine yol açmak, çaresiz bırakmaktır.

‘Herşeyi biliyorum ama elimden bir şey gelmiyor’

Nasıl o makamlara geldiğinizi, nasıl kendi menfaatinizi her şeyin üstünde tuttuğunuzu, dün ne olduğunuzu ve bugün nereye geldiğinizi, hepsini biliyorum.

Kibirle izole cam fanuslarınızdan seslenirken nefeslerinizin çarptığı insanlara, dudak bükmenizden göz kaçırmanızdan anlaşılıyor samimiyet(sizlik)iniz. Size yapılan tebessümleri kazanç hanenize yazıyorsunuz, yazmayın! O tebessümler, insanların; çaresizliğinden, saygısından, edebindendir.

Kardeşlerim dedikleri; Anadolu’nun Yusuf yüzlü insanlarını, derince ve karanlık bir kuyunun çaresizliğine bıraktılar. Nefis ve kibirden kaleler ördüler. Bir köy kahvesinde memleket için biriktirdiklerini, lüks kafelerde nargilelerini yudumlarken kendileri için harcadılar.

İnsanları, çaresiz iki arada bir derede bıraktılar !!!
Herkes farkında, yol arkadaşları tarafından kör kuyuya atıldığının.
Herkes farkında, kurtarmak için uzanan elin satıldığının.

İnsanları, ümitsiz bir başına ortada bıraktılar !!!
Ne elimiz varıyor, bir şapkanın ipiyle bizi asan eli tutmaya.
Ne de gönlümüz razı, kibir abidelerinin değirmenine su taşımaya.

Öğrenilmiş çaresizlikle baş başa bırakılmış güzel ülkemin, güzel insanları. İnsan eliyle yapılacak her şey bitti mi? Henüz bitmedi. Mahkeme kadıya mülk değildir. 

Tüm ümitler bittiğinde ne yaptığımızı bir hikaye ile hatırlayalım.
Bir gemi, okyanusta batıyor ve sadece bir kişi sağ kurtulup ıssız bir adaya sığınıyor. Şükrediyor ve ağaç dallarından kendine bir kulübe yapıyor. Balık yiyerek günlerini geçiriyor. Şükrünü asla yitirmeden, Allah’tan kendisini kurtarması için her gün dua ediyor. Adam bir gün su getirmek için uzaklaşıyor yaşadığı yerden ve dönüşünde kulübesinin yandığını görüyor.
İsyankârca ‘Allah’ım bunu bana nasıl yapabildin’ diye feryat figan ağlıyor çaresizce.

Ertesi sabah bir geminin adaya yaklaştığını görüyor ve kurtuluyor adadan.
Adam şaşkın ama mutlu ‘burada olduğumu nasıl anladınız’ diye soruyor. ‘Dumanla verdiğiniz işaretten’ diyorlar. 

‘Allah’ım isyanım için beni affet, şükürler olsun sana’ diyor. Kendisini muhafaza ettiğini, hayatta kalmasını sağladığını düşündüğü kulübesinin yanmasının, kendisi için bir kurtuluş olduğunu o zaman anlıyor.

Öğrenilmiş çaresizlikle baş başa bırakılmış güzel ülkemin, güzel insanları. İnsan eliyle yapılacak her şey bitti mi? Henüz bitmedi. Mahkeme kadıya mülk değildir.

Başladığımız gibi bitirelim;
“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa eminim, budur ancak”

YORUMLAR

  • 0 Yorum